← Yazar Günlüklerim
Yazarın çalışma masası

Yazarın Not Defteri #5

Büyülü Dünya

Etrafımızda salgın hastalıktan insanların öldüğü, biz de bir şekilde yakalanırsak, ki ille de hepimiz bir gün bu virüsü tadacaktık, başımıza nelerin geleceğini bilemediğimiz bir zamanda kendimi Roman Masterclass Atölyesine kayıt yaptırırken buluvermiştim. Hem bütçe hem zaman hem sağlık olarak bir sürü soru işareti olmasına rağmen bu atölye ile gözlerimi büyülü bir dünyaya açıvermiştim. Büyülüydü çünkü benim dışımda birçok katılımcının öyle ya da böyle daha önceden çıkmış kitapları vardı. Bense onlarla birlikte kendimi fasulyeden sayıp lisansını tamamlamadığım bir okulun yüksek lisansına kayıt olmuştum ve artık iş dışında geçirdiğim tüm zamanı kitabımla hemhal olmak için harcamaya başlamıştım. Ödevler, notlar, romanın karakterleri, romanın kısa bir özeti… Günler, aylar saatler süren çalışmalar beni o dünyaya daha da tanıdık hale getiriyor, mekanlar tek boyutlu olmaktan çıkıyor, karakterlerim ise canlanıp yaşamaya başlıyorlardı adeta. Onlar bana bir ilhamla gelmiyordu sanki de ben onların dünyasına bir şekilde konuk oluyordum.

Bu büyülü dünya tüm atölye süresince devam etmişti. Sinopsis ve roman girişi denemesi üzerine aldığım atölye eğitmeni ve yardımcı editör danışmanlığından da alnımın akıyla çıkınca bu işi yapacağıma dair güvencem de pekişmişti. Fakat zaman ilerledikçe bir yerlerde bir şeyler beni rahatsız etmeye başlamıştı. Anlatım dilini değiştirme çabalarım olsa da nihayetinde ortada olmayan bir hikâye yaratmaktan çok kendi başıma gelenlerin farklı bir versiyonunu yazmaktan öteye geçemiyordum. Bir yere varamayacağımı gururuma yediremediğimden olsa gerek, roman yazamaya acemi bir kılavuzun peşine takılmış gibi gitmekte de inatla diretiyordum. Konu sadece malzeme olarak kendi hayatımı kullanmam da değildi elbette. Sonuçta ya kendi hayatımdan ya da gözlemlediğim hayatların bendeki etkisinden bir şekilde yola çıkacaktım. En azından ilk roman için.

Bendeki sorun kurgu dediğin şeyde her şeyin birbirine bağlanması meselesindeydi. Anlatılan her şeyin hikâyede bir anlam taşıması, hikâyeye hizmet etmesi gerekiyordu. Kurgu yazamıyordum, ama tüm inceliklerini artık ezber etmiştim. Nasıl oluyordu da insanların hiç yoktan, adeta önlerine bir metin konulmuş gibi oturup yazmaları yetmiyordu da bir de bunu, ne bileyim ben; üç çocukla, bir yandan çalışıp diğer yandan yüksek lisans yaparken bunu yapabiliyorlardı. Onları da görünce insanın saçını başını yolası ne var ne yok her şeyi bir “delete” tuşuyla sonsuzluğa gönderme isteği de geliyordu doğrusu. Mukayese yapmak gibi değildi benim bu hayıflanmalarım. Daha çok kalbimde bir yerlerin, yeteneğimin kurguya evrilmesi doğrultusunda karıncalanmaktan vazgeçemeyişiydi. Çok istemek de çok çalışmak da bazen yetmeyebiliyordu ve ben neredeyse bunu alıp kabul edip onaylayacaktım. Diğer yandan; belki de benim umurumda olmayan o bağlam meselesini dikkate almadan yazacağım tarihteki ilk romana da bundan vazgeçerek bir tekme vurabilirdim. Yazamamam bir gerçekti, bir de üstüne kendimi haklı çıkarmanın mesnetsiz hayallerinde gezinmekten de kendimi alamıyordum.

← Önceki Sonraki →