
Kitap Yazıları #3
Malma İstasyonu
“Çocuğunuzu ne zaman kaybedersiniz?” (s.194) Kitapta birkaç kez tekrar eden bu soru, tüm kitabın da anlatmaya çalıştığı meselenin de sorusu adeta. Malma İstasyonu, Alex Schulman’ın 2024 yılında İsveççe aslından çeviren Zeynep Tamer tarafından Timaş Yayınlarınca Türkçe’ye kazandırılmış. 2025 yılı itibari ile de 6.baskısına ulaşmış. Hak ediyor mu? Kesinlikle! Yazarın diğer kitabı “Geride Kalanlar” da okuma listeme çoktan girdi. Bu sene ağlayarak bitirdiğim ikinci kitap bu ve kurgusuna bayıldım. İki satır yazan biri olarak, yazarı feci kıskandım. Bir çocuğun yalnızlıkla mücadele ettiği iç dünyasını bu kadar güzel anlatabilmesini yüreğim burkularak okudum. Kendi hayat hikayesini bir kız çocuğu ve elbette yetişkin bir kadının duyguları üzerinden dönüştürebilmesine ve zamanı bu kadar ustaca kullanabilmesine hayran kalarak, merak ve ilgiyle okuduğum bir metin oldu bu. Sevdim, çok sevdim!
Schulman, bir tren yolculuğu ile ailede nesilden nesle aktarılan kalıpların hikayesini karakterleri aracılığıyla anlatıyor. Bunu da romanın kahramanı Harriet’ın iç dünyasına bizi günlük olaylar aracılığıyla davet ederek ya da eşlik etmemize izin vererek yapıyor.
“Annesi ileriye bakmak gerektiğini savunuyordu, çünkü gelecek belirsiz, güzel ve olasılıklarla doluydu. Fakat Anne yanılıyordu, Harriet bunu fark etmişti, bugünlerde bunun tersi olduğuna emindi. Başına gelen şeyleri düşünürken her seferinde onları farklı bir şekle büründürüyordu. Hikayeler de böylece sürekli değişiyordu. Belki de bu yüzden çocukluğuna bu kadar takıntılı hale gelmişti, çünkü orası her şeyin hareketli olduğu, canlı bir yerdi. Annesi gelecek hakkında yanılmıştı. Önündeki yolu değiştirmenin mümkün olmadığını gittikçe daha yakından hissediyordu. O, diğerlerinin kendisinden önce yaptığı seçimlerin tutsağıydı, zehri bir sonraki nesle taşıyacak bir araçtı sadece.” (s.58)
Tam da bu bölümde fark edileceği gibi anne-baba ifadelerinin birer özel isim olarak kullanılması, onların kendi isimlerinin neredeyse hiç telaffuz edilmemesi (sadece babasının ismini öğreniyoruz, onu da kitabın sonlarına doğru bir iki sefer) tek seferde çok şey anlatmaya yetiyor. Ailenin çocuğa olan uzaklığı, mesafeli, otoriter tavrı, sevgi olsa da bağın ve sıcaklığın olmayışı, sadece aralarındaki ilişkide değil, ama bu iki sözcüğe yüklenen vazifeyle de şekilleniyor adeta. Bir çocuğu ne zaman kaybedersiniz? Büyümek, kendini güvende hissetmek, gerçek anlamda kendini gerçekleştirebilmek için ihtiyaç duyduğu o bağı, o sıcaklığı, o güvenli kucağı ailede bulmadığında ya da bulamadığında mı?
“ ‘Sanırım bende bir sorun var baba.’‘Sende hiçbir sorun yok.’‘Evet var. Bazen dünya yok olacakmış gibi hissediyorum. Etrafıma bakmaya korkuyorum çünkü az önce baktığım şeyin yok olacağından korkuyorum. Bazen de tam tersi oluyor, o zaman kanıt bulmak için etrafıma bakmama, dönüp her şeyi yoklamam gerekiyor.’‘Neyin kanıtı?’ Baba soruyor.‘Var olduğumun.’ ” (s.250-251)
Kendini tekinsiz bir ortamda bulan bir çocuğun kaygılarının, olmadık hayaletlerin peşinden sürüklenmesi, karanlık, korku dolu bir girdabın içinde kaybolması, kendine, zamana, gerçekliğe yabancılaşması çok da zor olmuyor elbette. Artık konu Harriet için kendisi olmaktan çoktan çıkıyor. Orada öylece yalnızlığının içinde kaybolmuş olsa da bir de ailesinin duygularının da sorumluğunu alarak ve elbette kendi duygularını hiçe sayarak devam etme görevi biniyor üstüne. Çocuğunuzu ne zaman kaybedersiniz? Artık çokça bildiğimiz, belki de duymaktan yorulduğumuz o hayatta kalma stratejisini geliştiremediğinde mi?
Harriet eskilere doğru yaptığı yolculuğun bir adımında kocasına ölümün, giderek güçsüzleşerek, kalbin yavaşlayarak gerçekleşmemesi gerektiğini savunurken, kalbinin öfkeyle attığı bir anda, kocasının ellerini göğsüne götürüyor ve diyor ki: ‘İşte, ben böyle ölmek istiyorum,’ diyor. ‘Bom’. ” (s.214) Schulman da kitabın bitirişini benzer bir şekilde, git gide kısalan ve fakat en önemli ip uçlarını içine sakladığı bölümlerle, okuyucuyu oradan oraya savurarak ve sonunda sudan çıkmış balığa çevirerek yapıyor bunu adeta.
“Kendini sadece bir kez göreceksin ve o an hayatının en mutlu ya da en acı anı olacak.” (s.135)
Çocuğunuzu ne zaman kaybedersiniz? Yaşamın, kendini gerçekten görme meselesinden çok daha büyük, geniş ve katmanlı karanlığının, daima orada bir yerde olduğu gerçeğiyle yüzleştiğinde mi?
Çocuğunuzu ne zaman kaybedersiniz?