← Okuduklarım & İzlediklerim
Tokyo'nun Son Çocukları kitabı

Kitap Yazıları #2

Tokyo'nun Son Çocukları

Yoko Tawada imzası taşıyan kitap H. Cam Erkin çevirisi ile Siren Yayınlarından, 2020 yılında çıkmış. Elimdeki beşinci baskı (Mayıs,2024). Bir kitap kulübü vesilesi ile tanıdığım ve okumak zorunda kalmış bulunduğum bir kitap “Tokyo’nun Son Çocukları”. Bana kalsa distopik bir hikaye seçmezdim ve zaten bu kulüplerin güzelliği de bir şekilde sizi buna teşvik etmesinde. Kolayca bitiverecek ince bir kitap, ama içinde kendime de şaşırarak birçok şeyin altını çizip kenarına notlar eklediğim de bir kitap oldu aynı zamanda. Sevdim mi? Bilmiyorum! Tavsiye eder miyim? Onu da bilmiyorum!

Kitabı bir cümle ile özetleyecek olsam sanırım Yonatani’nin şu sözleri olur:

“Doğal afetlerle sınırlı olsa çoktan üstesinden gelmiş olurduk.” (s.106)

Yazar alt üst olmuş bir Japonya hakkında konuşan Yonatani’nin ağzından bize insanın eline düşmektense doğanın eline düşmenin daha korunaklı bir tarafı olduğunu işte bu tek cümle ile özetliyor adeta. Bu da beni başka bir yere, 2014 yılı yapımı The Giver – Seçilmiş filmine götürüyor. Kitap pek çok anlamda benzer yerlerden seslense de Meryl Strep’in söylediği şu sözleri bana yeniden hatırlatıyor.

“Sevgi, bazı şeyleri tetikleyecek bir hırs sadece. Hor görmeyi, cinayeti tetikleyebilir. İnsanlar zayıftır. İnsanlar bencildir. İnsanlara seçme özgürlüğü verildiğinde, yanlışı seçiyorlar. Hem de her seferinde.” The Giver – Seçilmiş (2014)

Bu replik, sevgiyle bile adam olamayan insanın her şeyi eline yüzüne bulaştırma kabiliyeti ya da en azından potansiyeline karşı, özgür olmayı da sorumluluğunu yerine getirmeyi de beceremeyen, her defasında her şeyi mahvederek sınıfta kalan insana dair çarpıcı bir tespit olarak hafızama yeniden kazınıyor. Towada “Okul sözcüğü hala belli belirsiz bir umut barındırıyordu.” (s.38) gibi minik bir dokunuşla konuyu eğitime getirmeye çalışsa da iflah olmaz cahilliğimizi tedavi edecek bir eğitimin varlığından onun da pek emin olmadığını hissetmemek mümkün değil. Fakat sebep her ne olursa olsun gelip dayanılan nokta yaşlıların ölemediği çocukların büyüyemediği bir dünyada yaşanılan çaresizliği her iki taraftan da çok iyi aktarabilmiş olması. Hatta bu başarı, belki de bu çaresizlik hissinden birkaç saniyeliğine de olsa bir portakala tirat yazdırarak uzaklaştırma, minik bir nefes alma molasına dönüşüveriyor adeta.

“Ey, portakalın buruş kırış yüzü; ey, onun altında meyveyi bir kez daha saran soylu turunçgillerin ak kesesi; ey, daha da içeride dışarıya tek damla sıvı bırakmayan zar! Bu kat kat zarlar yüzünden benim sevgili torunum meyve suyunun tadına varamıyor!” (s.29)

Bir bıçağın işlevinden mi bahsediyor yoksa büyük dedenin yaşadığı çaresizliği mi anlatıyor bilemediğimiz ve aslında her ikisinin de birbirinin içinde eriyip kaybolduğu bir tasvir ile portakala tiradını tamamlıyor yazar.

“Bıçak hedefe doğru tereddütsüz ilerliyor, duraksamaksızın kesmeye devam ediyordu. Zorba olduğundan değil, yersiz kaygılara pabuç bırakmadığı için ince ve keskin varlığını sürdürebiliyordu.” (s.29)

Aslında bu portakala bu kadar kafayı takmış olmam yazarın, gözlerinin önünde ölmekte olan çocuğun bakımına devam edebilmenin imkansızlığını, ama aynı zamanda mecburiyetini, sorumluluğun acı dolu ağırlığını da benzersiz bir sembolle sunuyor oluşundan. Ülkede devam eden kutlamaların isimleri de aslında bu kurtulması imkânsız görünen mücadelenin de birer örneğini taşıyor.

“Ha Gayret Yaşlılar Günü” “Çocuklardan Özür Dileme Günü” “Yaşayalım Yeter Günü” (s.40)

Acıyı kendi elleriyle en onarılmaz şekilde yaratmayı da başaran, ama kendi içinde bir ironi ile aynı acıdan delice kaçarak hayatını devam ettirme konusunda da benzer ölçüde başarılı olan insanın, çaresizliği ve çaresizliğe bulduğu antidotu, yazar bu sefer torununu geride bırakan Marika’nın ağzından okuyucunun önüne seriyor.

“Yangın yerinden kaçarken böyle oluyordu belki de. İnsanın bir yerleri yanıyor, bir yerleri acıyordu. Vedaları oldu olası sevmezdi, ama yaşlandıkça iyice hazzetmez olmuştu. Yara bandını çekip atmak açık yaraya dokunmaya benzeyen bir acıya yol açacaksa belki de ona dokunmamak gerekirdi, bant kirden kararıp buruş kırış bir halde deriyle birlikte çürümeye başlasa bile…” (s.75)

İnsanın üzerine methiyeler dizmeye, bunun için nice mitoslar yaratmaya, yaşlanmanın bir hastalık olarak kabul görmesi için çalıştığı ölümsüzlük, Towada’nın da hikayesinde kendine yer buluyor. Ölümlülük yazarın satırlarında insanın adeta bir kambur gibi taşıdığı yük olmaktan çıkıyor da, onun yerine insanın belli bir alana, sınıra olan ihtiyacı ile adeta ölümsüzlük bir lanet olarak yeniden şekillenip yükseliyor.

“Yoşiro kartpostal yazıp göndermeyi seviyordu. Seyahatte olmadığı halde kartpostal göndermenin garip olduğunu düşündüğü de oluyordu, ama mektup yazmaya kalktığında kâğıdın yüzeyi öylesine geniş geliyordu ki ne yazacağını bilemiyor, sonuçta hiçbir şey yazamadan öylece kalıyordu. Kartpostalda yer, yazmaya başlamadan önce bitirme ifadesini aklında şekillendirebileceği kadar dardı. Bitişi önceden bilmek rahatlama hissi sağlıyordu. Çocukken tıbbın nihai amacının asla ölmeyen, sonsuz bir beden yaratmak olduğunu düşünürdü, ama ölememenin ne ölçüde acı verebileceğini aklının ucundan bile geçirmemişti.” (s.49)

Yazar yerle bir olmuş bir ekosistemin getirdiği izolasyon, yalnızlık, yabancılaşmanın tasvirini bir ülke örneğinden yola çıkarak ve fakat küçük bir aile hikayesi üzerinden giderek yapıyor. Sesinizi çıkaramamanın verdiği sıkışmışlık, bunalmışlık, engellenmişlik hissini, kahramanıyla birlikte sizi de hareketsiz bırakarak ve boğazınızda minik düğümlerle okumanıza sebep olan hikayeyle görünür kılıyor. Baştaki sorularım cevapsız kalsa da bu kısa hikaye ile Mumei ve büyük dedesi kalbimin ve zihnimin bir köşesine yer etmeyi başarıyor.

← Okuduklarım & İzlediklerim